Vranofça’dan İzmir’e göç edenler için yaşam nasıl dönüşüyor? Meslekler, sınıfsal pozisyonlar yeniden nasıl şekilleniyor? İzmir’den başka bir yere göç oluyor mu?
1955 yılından itibaren Vranofça’dan Türkiye’ye, köyün neredeyse tamamı farklı zamanlarda göç ediyor. İlk olarak İstanbul’a varıyorlar, burada birkaç aile kalıyor. Bir iki aile Bursa’ya gidiyor. Diğer aileler İzmir Karşıyaka’ya göç ediyor. Burada özellikle Nergiz, Demirköprü, Şemikler, Maltepe, Yenimahalle’ye yerleşiyorlar. Gelenlerin anadili Makedonca, Türkçe’yi Türkiye’de sokaktan öğreniyorlar.
Vranofça’da çiftçilik yapanlar ve değirmende çalışanlar çoğunlukta. Köyün büyük bölümü kendi üretimini yapan, pamuktan ip üretip kendi kıyafetini diken, kendi yiyeceğini üreten kişiler. Fazla üretim ya komşuyla takas ediliyor ya da Veles’te pazarda satılıyor. Az sayıda eğitimli, şehirde çalışan kişiler bulunuyor. Aralarında Kaymakam ve Milli Eğitim Bakanı olmuş Vranofçalılar var.
Göçle birlikte eğitimli-eğitimsiz, varlıklı-yoksul ayrımı ortadan kalkıyor; herkes hayata yeniden başlıyor. Tüm varlıklarını ve evlerini Yugoslavya’ya bırakmak zorunda kalıyorlar ve Türkiye’den hiçbir yardım almıyorlar; ilk beş yıl gelir vergisini daha az ödemek dışında. Kadınlar ve çocuklar fabrikalara ya da mahalledeki dükkanlara işçi olarak giriyorlar. Çoğu erkek inşaat işinde çalışıyor. İzmir’de liman ve havaalanı inşaatında çalışıyorlar. Büyükbabam fayans işçiliğinde ustalaşmıştı, annemin kuzenleri de bu işi hala sürdürüyor. Diğer büyükbabam birçok işte aynı anda çalışmış, bunların arasında Karşıyaka’daki dükkanların tabelalarını elle boyamak da var, Ege Üniversitesi’nde laborantlık yapmak da var. Türkiye’ye gelir gelmez ilk maaşıyla fotoğraf makinesi almış. Göç eden ailelerin fotoğraflarını çeker, evin bodrumunda kurduğu karanlık odada fotoğrafları basar, ailelere verirmiş. Anneannem tütün fabrikasında çalışmış. Terzilik yapan, kuaförlük yapan, diş hekimi olan, elektrikçi olan akrabalarımız var. Devlet memurluğu ilk iki jenerasyonda yok denecek kadar az. Evlerini imece usulüyle yığma tuğladan birlikte inşa ediyorlar. Önce bir ev yapılıyor, içinde birden fazla aile tek tek odalarda yaşıyor. Zamanla, yaşamlarını kurdukça ve para kazandıkça her aileye bir ev yapılıyor. 2-3 katlı, genelde her katta ailenin bir çocuğunun yaşadığı, bahçesi olan, bahçesinde meyve sebze yetiştirilen evler. Bugün bu evlerin çoğu kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılmış durumda.
1960’lı yıllarda İzmir’den Almanya’ya “misafir işçi (Gastarbeiter)” olarak gidenler oluyor. Bu ikinci göç dalgasında fabrikalarda çalışanlar çoğunlukta. Annemin ailesi de ikinci kez göç eden aileler arasında, hatta annem Almanya’da dünyaya geliyor. Büyükbabam ve bazı Vranofçalılar, o dönemde risklerini bilmedikleri ve sadece göçmenlerin çalıştığı atom reaktörlerinde işçi olarak çalışıyorlar. Birikimleriyle geri dönenlerden bazıları İzmir’de arsa alıp ev yapıyorlar. Büyükbabam dahil bu işçilerin çoğu yıllarca maruz kaldıkları kimyasal buharlar ve toksik gazlar sebebiyle akciğere bağlı hastalıklardan hayatlarını kaybettiler.
Vranofça’nın görünen hikâyesinin ardında neler var? Politik ve tarihsel bağlamıyla hikayenin saklı kalan parçasına dair neler söylenebilir?
Vranofça’yı ailemden dinlerken, anlatıda bazı tarihsel boşluklar olduğunu fark etmeye başladım. Neden dillerini bilmedikleri, dini farklı yaşayan, kültürlerini tanımadıkları bu ülkeye göç etmişlerdi? 1950’li yıllara kadar, göçten önce anlatılan Vranofça, masalsı, yaşam dolu, özlem duyulan bir ev. Sonrasında anlatıda yaklaşık on yıllık bir boşluk var. Çocukken “neden geldiniz?” diye sorduğumda genelde aynı cümlelerle, kısa yanıtlar alıyordum. Gelmek zorunda kalmışlardı ve konu orada kapanıyordu. Sonra birden zaman çizelgesinde Türkiye’de hayat kurabildikleri, vatandaşlık alabildikleri, dilini konuşabildikleri yıllara sıçrıyorlardı. Bu boşlukta dolanırken sessizliklerini duymaya çalıştım. Tarih, dünya, erkek egemen anlatılar soykırım üzerine ortak bir dil kurmayınca, insanların yerinden edilmesine bir isim koymayınca, yaşananlar olmamış mı sayılıyordu? Gündelik yaşamda Vranofçalıların nasıl hayata tutunduğu gözlemleyerek bu boşluğu anlamlandırmaya çalıştım.
Araştırmamda göçe dair Türkiye’de ulaşabildiğim yayınları taradım. Arşiv kayıtları, anı kitapları, lisans tezleri başta olmak üzere değerli yayınlar vardı. Bunlar büyük çoğunlukla erkekler tarafından yazılmıştı. Fakat bu yayınlarda halihazırdaki patriyarkal söylemi eleştiren ve feminist bakışı önceleyen bir yaklaşıma rastlamadım. Benim için Vranofça evin içinde, mutfakta, bahçede konuşulan, kadınlarla dolu bir yer. Çoğunlukla erkek egemen bir dille kayıtlara geçirilmesinden rahatsızlık duydum. Büyükbabamdan ve babamdan devraldığım fotoğraf hazinesini annem ve ailenin diğer kadınları ile konuşmaya, genişletmeye, çeşitlendirmeye başladık.
Vranofça’nın politik ve tarihsel bağlamdaki önemini bugünden düşündüğümüzde, 200 nüfuslu bu köydeki 5 anı müzesine bakabiliriz. “Nova Makedonija” gazetesinin ilk sayısının basıldığı Goce Delçev Partizan Matbaası, Makedonya Halk Kurtuluşu Anti-Faşist Meclisi (ASNOM) Başkanlık Divanı Anı Müzesi, Makedonya Halk Kurtuluş Mücadelesi (NOB) ve Partizan Birlikleri (PO) Ana Karargâhı Anı Müzesi Vranofça’da bulunuyor. Vranofça, partizan askerlerin yerlilerle iş birliği yaparak karargah kurduğu, politik kararların alındığı bir yerleşimmiş. Yerel halkın çoğunun Tito’nun askerlerine yardım eden ve istihbarat sağlayan bir komünite olduğunu anlıyorum. Önce Sırp, sonra Bulgar çetecilerin köyde katliam yapmasıyla göç başlıyor. Aile geçmişimde de bu katliamda yaşamını yitirenler var.
Ailemden biri komünist olduğu için tehdit olarak görülüp Türkiye’ye göç ettikten sonra üç yıl boyunca vatandaşlık alamamış, izlenmiş. Politik kimliğini ardında bırakmak zorunda kalmış. Göç ettikten sonra geçmişin izini sürmek zorlaşıyor; göçün nedenleri konuşulmuyor. Ben ipuçlarını bir araya getirip bağlantıları çözmeye çalışıyorum. Göç edenler arasında elektrik işleriyle uğraşan, radyo tamiri yapan kişiler de vardı. Muhtemelen korsan radyo yayınları yapıyorlardı. Matbaa ve radyo, iletişimin karargahı işlevini görmüş olabilir.
Vranofça arşiviyle ilgilenmeye ve kayda almaya nasıl başladın? Nasıl bir araştırma süreci gerçekleşti?
Arşivle ilgilenmeye dil, göç ve aidiyet meselerine kafa yorarken sanıyorum 14-15 yaşlarımda başladım. Kayda almaya ise bundan yaklaşık 20 yıl sonra. Vranofçalıların kültürel birikimini, uzun soluklu bir araştırma süreciyle derleyerek ailemle birlikte Vranofça Arşivi’ni oluşturmaya giriştik.
Vranofçalıların kendi anlatılarıyla alternatif bir söylem alanı kurmayı hedefledim. Sözlü tarih görüşmeleri, aile fotoğrafları, gündelik nesneler ve ritüeller aracılığıyla kadınların yaşamlarını merkeze alarak göçün nesiller boyunca kimlik, kültür ve aidiyeti nasıl şekillendirdiğini anlamaya çalıştım.
Bu arşivin ortaya çıkışında ailenle kurduğun ilişkiyi anlatabilir misin?
Arşivin ortaya çıkışı, benim 15 yıl aradan sonra İzmir’e döndüğüm bir zamana denk geliyor. Başlarda babamla başlayan fikir alışverişlerimiz, sonraları annemin proje koordinasyonunu üstlendiği bir prodüksiyon ile devam etti, başından sonuna birlikte kurguladığımız bir arşiv ortaya çıktı.
Babam ve büyükbabam, hayatları boyunca fotoğrafla ilgilenen, gündelik hayatı kayıt altına alan bir pratiğe sahiptiler. Evde büyükbabamdan kalan siyah beyaz film negatiflerinden oluşan büyük bir hazine vardı. Babam bu fotoğrafların görünmesini, yaşananların bilinmesini istiyordu. İlk nesil göçmenlerin kendi göç anlatımlarını kayıt altına almanın yollarını aramıştık. “Birlikte neler sorabiliriz?” diye notlar aldığımızı hatırlıyorum. Elimizde çekim için ekipman olmadığı için erteledik. Sonra babamı kaybettik ve benim zihnimde bir kapanma oldu göçe dair, yaklaşık 10 yıllık bir boşluk. Bu boşlukta ben birbirlerinden farklı diller konuşan 5 ülkede yaşadım.
2023’te İzmir’e dönünce, yazlıkta bir gün annemle ve anneannemle otururken onlara Vranofça’ya dair sorular sordum. Yine çekim ekipmanım yoktu, artık bunun bir öneminin olmadığını kavramıştım. Cep telefonumdan kayıt almaya başladım. Sonra annem ev ziyaretine gittiği yakınlarımızı kendi cep telefonu ile kaydetti. Annemin kayıt yaptığını duyan kadınlar, annemi evlerine davet etmeye başladılar. Konuşmak, anlatmak, duyulmak isteyen ne çok insan varmış. Sanıyorum ailemle kayıplar etrafında geliştirdiğimiz bağlar önce birbirimize, sonra çevremizdekilere iyi gelen bir ortam oluşturdu.
Uzak geçmişten yakın geçmişe kayıplardan sonra topluluğuyla karşılaşmayı bekleyen bu arşivin ilk sergisini nasıl deneyimledin?
Arşivin yıllara yayılacak bir iş olacağını hissediyordum ve katkıya açık bir yapı olarak öne çıkarmak istedim. İlk sergide annemle birlikte çekimlerini yaptığımız videolardan kesitler ve fotoğraflardan bir seçkinin fotokopilerini sergiledik. Fotokopilerde “Bu fotoğraftakiler kim?”, “Burası neresi?”, “Burada ne yazıyor?” gibi sorular yazılıydı, çocukken aileme sorduğum sorular. Bu fotokopiler sergi boyunca elden ele dolaştı ve üzerine fotoğrafa dair bilinenler eklendi.
Aynı zamanda buzdolabı kapağının üzerinde el yazısı yemek tarifleri ile bir sergileme yaptık. Annemin bana aktardığı tarifleri ekleyerek başladık, gelenlerin kendi tariflerini eklemeleri için boş kağıtlar bıraktık. Bir an içeriye daha fazla insan giremeyecek kadar kalabalıktı mutfak, kadınlar hem tarif ekliyor, hem tariflerini birbirleriyle karşılaştırıyorlardı. O an arşivin yaşadığını hissetmiştim. Gelenlerin ilgisi, heyecanı, katkısı bu tariflerden bir yemek kitabı yapmayı düşünmemi sağladı.